Deniz Dalgalı Olsa Bile ‘Xia Hai’

(Bu yazı ilk olarak 3 Mart 2001 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

1970′lerin sonunda Çin Lideri Deng Xiaoping, ülkesini dış dünyadan ayıran duvarları yıkmış ve piyasa ekonomisine geçişi başlatmıştı. Deng, insanlara para kazanmaktan şeref duymalarını söylüyor ve onlara şu öğüdü veriyordu: “Xia Hai”, yani “denize atlayın.” Nasıl yüzme öğrenmenin en iyi yolu insanın kendisini bir gözetmenin kontrolünde sulara bırakıvermesi ise kapitalizmi öğrenmenin en iyi yolu da Deng’e göre ekonominin devletin kontrolünde olarak serbest piyasa dinamiklerine bırakılmasıydı. Bu sistemin adına “sosyalist piyasa ekonomisi” dendi. Deng’in talimatı ile denize atlayan Çinliler, yüzmeyi iyice öğrendiler. Çin’in son yirmi yıldaki kalkınması ve dış dünya ile bütünleşmesi oldukça çarpıcı oldu. Asya krizine rağmen son beş yıl içerisinde yıllık ortalamada yüzde 8.8 büyüme oranına ulaştılar. Çin’de büyüme devam ediyor, ancak son on gün içerisinde siyasi sebeplerden dolayı deniz bir hayli dalgalandı.

Çinliler, 2008 Olimpiyatları’nın Pekin’e verilmesini çok istiyorlar. Bunu da IOC (Uluslararası Olimpiyat Komitesi) delegasyonunun inceleme gezisi sırasında gösterdiler. Öğrenci, asker, memur ve hatta işsizlerden oluşan 800 bin kişilik bir ordu, şehri şirin gösterebilmek için gece gündüz çalıştı. Delegasyonun geçeceği yollar üzerinde bulunan binalar boyandı, kurumuş otlara yeşil boya sıkıldı, sokaklar temizlendi, binalarda kömür kullanımı yasaklandı. Ancak Pekin’in önünde çok büyük bir engel var ki o da insan hakları problemi. Çin’in bu konuda sabıka dosyası kabarık. IOC delegasyonu her ne kadar kendileriyle görüşmek isteyen sivil toplum kuruluşlarına yüz vermediyse de bu konu gündemin en üst sırasında. Falun Gong Tarikatı üyelerine uygulanan şiddet, Tibet’e uygulanan baskı ve siyasi özgürlüklere getirilen kısıtlamalar, IOC ziyareti ile aynı günlere denk gelen BM İnsan Hakları Yüksek Komisyonu incelemeleri ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yayınladığı İnsan Hakları Raporu’nda da telaffuz edildi. Çin hükümetinin cevabı ise başka bir raporla oldu. Bu raporda ise ABD’de 13 milyon çocuğun sefalet içinde yaşadığı ve her yıl 5,000 çocuğun da silahlı saldırı sonucu hayatını kaybettiği ifade ediliyor. Kısacası Çin, oyunu kurallarına göre oynuyor.

ABD ile Çin arasında son günlerde başka gerginlikler de yaşandı. Önce Çin, Irak’a yapılan müdahaleyi kınadı. Bunun üzerine ABD yönetimi de Irak’ta hava savunma sistemi için kullanılacak olan fiber-optik altyapının kurulmasında çalışan Çinli teknisyenlerin sayısının son birkaç ay içinde dörde katlandığının tespit edildiğini bildirerek açıklama istedi. Bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde ajanslardan geçilen bir haber ise zincire bir halka daha ekliyor: Çinli üst düzey bir yetkili Bush yönetimine bir uyarıda bulunuyor ve Çin’in kendi toprağı olarak saydığı Tayvan’a silah satışlarının devam etmesi halinde durumun “patlama” noktasına gelebileceğini ifade ediyor.

Bush yönetimi işe gerçekten çok hızlı başladı. ABD-Çin ilişkilerinde birden bire ortaya çıkan bu gerginlik Clinton döneminde üzerinde ince ince çalışılarak geliştirilen güven ortamını bir anda yok mu edecek? Bu konuda karamsarlığa kapılmaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Kısa vadede tatsızlıklar yaşansa da uzun vadede problemlerin büyümesi, daha doğrusu büyümesine izin verilmesi çok zor. Bu hem Çin-ABD, hem de Çin-Tayvan ilişkileri için geçerli. Ekonominin devlet yönetiminde tüm ideolojilerin önüne geçtiği günümüzde ne silah satışının ne de insan haklarının, ekonomik çıkarların yolunu tıkaması mümkün değil. ABD, Çin ile olan siyasi gerginliğin belirli bir dozun üzerine çıkmasına izin veremez. Çünkü artık Çin’de milyarlarca dolarlık Amerikan yatırımı var. Tayvan’ın Çin’deki yatırımı ise ABD’den bile fazla; 60 milyar dolar ile Hong Kong’dan sonra Çin’deki en büyük yatırımcı durumundalar. Çin yönetimi Tayvan’a sürekli sopayı gösterse de, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, “Tayvan’ın savunma ihtiyaçlarını karşılayacağız” dese de insan hakları suçlamaları karşılıklı olarak sürse de bir yandan yatırımlar ve ticaret hızla gelişiyor. Uzun lafın kısası, alan memnun satan memnun olduktan sonra siyasi şovların çok fazla etkisi olmuyor.

Print Friendly, PDF & Email
Ekonomi, Uluslararası İlişkiler kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Deniz Dalgalı Olsa Bile ‘Xia Hai’ için yorumlar kapalı

Endonezya Yine Yanıyor

(Bu yazı ilk olarak 17 Şubat 2001 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Ülkesinde geçirdiği tatilden sonra Melbourne’e dönen Endonezyalı bir dostumla telefonda konuşuyoruz. “Korkuyorum” diyor kendisi ve devam ediyor: “Cakarta’da yine ortalık karıştı. Her zaman olduğu gibi fatura yine bize çıkartılacak. Ailemi de oradan kurtarmam lazım.” Bu dostumun korkuları yersiz değil. Endonezya çok büyük ve gerek sosyo-ekonomik açıdan olsun, gerekse etnik açıdan bölgesinden bölgesine aşırı farklılıklar gösteren bir ülke. İrili ufaklı 17 bin adadan oluşan 200 milyon nüfuslu bu dünyanın en büyük Müslüman ülkesinde son dönemlerde en büyük sıkıntıları çekenler de arkadaşım gibi Çin kökenli olanlar. Bunun da sebebi çok basit. Nüfusun yaklaşık yüzde 4′ünü oluşturan bu etnik grup, özel sektörün yüzde 70′ten fazlasını ellerinde tutuyor. Öyle olunca da her türlü ekonomik ve siyasi krizde günah keçisi Çin kökenliler oluyor. Asya krizinden en çok etkilenen ülkelerden biri olan Endonezya’nın başkentinin sokaklarında 1998′in Mayıs ayında öldürülen, tecavüz edilen ve malları gasp edilen Çin kökenlilerin hatırası belleklerde henüz çok taze.

Son birkaç hafta içerisinde şiddetin derecesi belirli bir sınırı geçmediyse de sokaklar arka arkaya yapılan gösterilerle hareketlendi. Bu sefer krizin sebebi ise yolsuzlukları bitiren adam olarak bilinen Devlet Başkanı Abdurrahman Vahit’in aleyhinde yöneltilen yolsuzluk iddiaları. Otuz yıl boyunca ülkeyi yöneten Suharto’nun döneminde bir “kleptokrasi” haline gelen Endonezya’da 1999 seçimlerinde oyların sadece yüzde 13′ünü almasına rağmen, ülkenin ilk demokratik olarak seçilmiş başkanı sıfatıyla başa geçen Vahit, kurduğu azınlık hükümeti ile ülkedeki yenilenme hareketinin, ya da Endonezyalılar’ın dediği gibi “reformasi”nin liderliğini yapmıştı. Gözleri körlük derecesinde bozuk olan Vahit, görevde bulunduğu 15 ay süresince iki tane de kalp krizi geçirmesine rağmen önemli işlere imza attı. Doğu Timor’un Endonezya’dan ayrılması, Aceh ve Irian Jaya gibi bölgelerde de benzer talepler yüzünden şiddet olaylarının yaşanması ve bu olaylar nedeniyle bölgenin süper gücü Avustralya ile ilişkilerin gerginleşmesi, Vahit’in uluslararası alanda kazandığı prestiji etkileyemedi. Ancak son haftalarda gelişen olaylar koltuğunu gayet sert bir şekilde sallıyor.

Krize iki tane yolsuzluk iddiası yol açtı. Birincisi, Abdurrahman Vahit’in masörünün devlete ait bir gıda kurumundan yaklaşık 3.6 milyon dolar hortumladığı iddiası. Diğeri ise Brunei Sultanı’ndan Vahit’e gönderilen ve şüpheli projelere kanalize edilen 2 milyon dolarlık nakit para. Rakamlar belki astronomik değil ama Endonezyalıların artık yolsuzluğa tahammülü yok. Cakarta’da sokaklara dökülen 10 bin üniversite öğrencisi Vahit’i halka yalan söylemek ve yolsuzluk belasını geri getirmekle suçladılar; kendisinden ülkenin geleceği için istifa etmesini istediler. Meclis’te ifade veren Vahit’in kendisini temize çıkarabilmesi için en az dört ay vakti var. Başarılı olamazsa azledilme süreci başlayacak. Bu arada muhalefet ne olursa olsun Vahit’i yerinden etmeye çalışıyor. Bu çabalar da Vahit yanlılarını sokağa döküyor. Geçtiğimiz günlerde yaklaşık 50 bin kişi ülkenin en büyük ikinci kenti olan Surabaya’da gösteriler yaptı ve muhalefet partisine ait binaları tahrip etti.

Endonezya’da gerginlik tırmanıyor ve siyasi istikrarsızlık artıyor. Bu arada şüphesiz ki en çok hâlâ toparlanma sürecinde olan ekonomi zarar görüyor. Büyük öneme sahip olan banka özelleştirmeleri kriz yüzünden bir türlü yapılamadığı gibi, IMF de vereceği toplam 5 milyar dolarlık paketin 400 milyonluk son kısmını bloke edeceğini açıkladı. İflas mahkemelerinde yapılacak olan reformların bir türlü gerçekleştirilememesi, yatırımcıları soğutuyor. Siyasi kriz atlatılmadıkça da ekonominin tekrar raya oturtulması mümkün değil.

Şimdi gelelim telefondaki Endonezyalı arkadaşıma. Vahit’in yolsuzluk iddiaları ile Çin kökenlilerin ne alakası olabilir diye soruyorum ve endişelerinin sebebini öğrenmeye çalışıyorum. Cevabı kısa: “Bir bağlantı olması gerekmez. Siyasi ve ekonomik girdaplar birbirlerini ateşliyor. Bu kısır döngüye ilk kurban edilen de bizler oluyoruz.” Mayıs 1998′deki olaylar sırasında 60 bin Çin kökenli Endonezya vatandaşı ülkeden kaçmıştı. Anlaşılan Çin kökenlilerin göçü devam edecek, hem de ülkenin çok ihtiyaç duyduğu işgücünü, iş becerilerini ve sermayeyi de beraberinde götürerek. Ne de olsa keskin sirke küpüne zarar.

Print Friendly, PDF & Email
Siyaset kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Endonezya Yine Yanıyor için yorumlar kapalı

Elli Yıl Sonra Kore

(Bu yazı ilk olarak 3 Şubat 2001 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Bu yazıyı Melbourne’den değil, tatil için bir süreliğine geldiğim Ankara’dan yazıyorum. Şu anda oturduğum yerden Kore Şehitleri Anıtı görünüyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD’nin “Eisenhower Doktrini” olarak bilinen politikası, Doğu Asya’nın komünizmin eline geçmesinin ne pahasına olursa olsun engellenmesini öngörüyordu. Yeni dünya düzeninin bu şekilde kurulabilmesi için önce Türk askerinin de katılımıyla Kore’de, sonra da Vietnam’da savaşlar yapıldı. Kore Yarımadası savaştan beri, yani elli yıldır ikiye bölünmüş durumda. İki Kore’nin arasında ise sadece bir sınır çizgisi değil, ekonomik ve siyasi anlamda çok derin bir uçurum var. Kuzey’de Stalinist bir yönetim, Güney’de ise kapitalizmin kalesi bir Asya kaplanı.

Kuzey Kore’nin hali tam anlamıyle içler acısı. Dış dünyaya kapalılık, yıllardır süregelen yanlış politikalar, Sovyet yardımının kesilmesi ve doğal afetler yüzünden ekonomi 90′lı yıllarda iyice dibe vurdu. Milyonlarca insan kıtlık yüzünden yaşamını yitirdi. Şu anda Kuzey Kore’nin 22 milyonluk nüfusu ABD ile Japonya’nın yiyecek, ilaç ve yakıt yardımı ile hayatını sürdürebiliyor. Bu yardımlar da sevap olsun diye yapılmıyor elbet. Halkı açlıktan kırılan Kuzey Kore’nin korkunç bir nükleer, kimyasal ve biyolojik silah stoğu var. Bu ülkenin artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış duruma gelmesi halinde başta Güney Kore ve Japonya olmak üzere tüm dünya bir felaketle karşı karşıya kalabilir. Bunu önlemek için Kuzey Kore’nin ayakta durmasını sağlamak şart.

Son bir yıldır Kuzey Kore lideri Kim Jong İl, ülkesini yavaş yavaş dış dünyaya açma çabalarına girdi. Güney Kore ile görüşmeler yapıldı. Savaştan beri bölünmüş olan ailelerin bir araya gelmelerine izin verildi. Ekonomik işbirliği programları başlatıldı. ABD ile yapılan temaslar çerçevesinde eski Dışişleri Bakanı Madeleine Albright başkent Pyongyang’ı ziyaret etti. Kim Jong İl geçtiğimiz hafta da Çin’in Şanghay kentine giderek piyasa ekonomisinin nimetlerini yerinde inceledi. Kuzey Kore’nin lideri üzerinden Mao tarzı giysisini çıkartmasa da, ülkeyi ekonomik bataklıktan kurtarmaya kararlı olduğu izlenimini veriyor. Dış dünyanın mesajı ise, çok basit, “Eğer gerçekten uslu çocuk olacaksan, her türlü yardıma hazırız.”

En son Hollanda’nın da katılımıyla şu anda sekiz AB üyesi ülke Kuzey Kore ile diplomatik ilişkileri kurmuş durumda. Bu konuda Türkiye’de geçtiğimiz günlerde bir adım attı. Pekin Büyükelçiliğimiz’in yetkilileri ile Kuzey Koreli yetkililer arasında yapılan görüşmeler sonucunda bir protokol imzalandı. Bu protokole göre, iki ülke arasında ileri bir tarihte normal diplomatik ilişkilerin tesis edilmesi öngörülüyor. Belirlenmiş bir tarih yok. Ayrıca üzerinde durulmas gereken birçok konu var ki, bunların en önemlisi dünyanın en büyük silah tüccarlarından olan Kuzey Kore’nin, Ortadoğu’daki komşularımıza yaptığı füze satışları. Ama yine de yapılan protokol başlangıç için çok önemli bir adım.

Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen Kuzey Kore’nin oluşturduğu tehdit henüz sona ermiş veya azalmış değil. Güney Kore ve Japonya doğrudan Kuzey Kore’nin füzelerinin menzilinde. Üç sene önce yapılan deneme atışında Taepodong füzesinin Japonya’nın üzerinden geçip, okyanusa düştüğünde yarattığı dehşet unutulmadı. ABD ise, sadece bölgesel istikrar değil, kendi batı kıyılarının güvenliği için de endişe ediyor. Kuzey Kore’nin füzeleri Türkiye’ye ulaşamaz. Ancak bu konu bizi de çok yakından ilgilendiriyor. Bu ülkelerin Ortadoğu’ya ve bazı terör örgütlerine silah ve teknoloji sattığı biliniyor. Örneğin, Suriye’nin elindeki SCUD B ve C füzeleri Kuzey Kore malı. Dolayısıyla Kuzey Kore’nin “uslanması” bizim için de çok önemli. Ayrıca, Kore Yarımadası’na karşı tarihsel bir yükümlülüğümüz de var. Elli yıl önce komünizm tehdidine karşı askerlerimizi göndermiştik. Bugün ise başladığımız işi tamamlamak ve yarımadada yaşayan insanların dünya ile bütünleşerek, refah seviyelerini yükseltebilmeleri için üzerimize düşeni yapmalıyız.

Print Friendly, PDF & Email
Siyaset, Türkiye ve Asya kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Elli Yıl Sonra Kore için yorumlar kapalı

Tek Yönlü İpek Yolu

(Bu yazı ilk olarak 20 Ocak 2001 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Fransa Ulusal Meclisi, Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısı’nı kabul etti. Tüm Türkiye’de karara büyük bir tepki var. İtalya, Apo’yu barındırdığı zaman da böylesine büyük bir haksızlığa maruz kalmış ve derin bir öfke duymuştuk. Böyle zamanlarda insan kendi kendisine soruyor. Bizim birlik olmak istediğimiz Avrupa bu mu? Avrupa Birliği’ne üye olabilmek için yıllardır tüm imkânlarımızı seferber ettik, ancak bugün gelebildiğimiz, daha doğrusu gelmemize izin verilen nokta malum. Avrupa’nın çifte standardı da malum. Bunun üzerine akla ikinci bir soru geliyor: Avrupa’dan başka yerlerde de kendimize dostlar, partnerler bulamaz mıyız? Bulabiliriz, ancak şu ana kadar bulamadık. Açıkçası bulmak için de fazla çaba göstermedik. “Kıtaları birleştiren ülke” tanımını kendimize bir vizyon olarak alacağımız yerde içi boş bir slogan olarak kullandık. Taktığımız at gözlüğü, Avrupa’dan başka bir yeri görmemizi engelledi. Ufak tefek bireysel çabaların dışında Uzakdoğu’ya, Afrika’ya, Latin Amerika’ya gidemedik. Dünyanın dört bir yanında yaşayan Türkler’i organize edip, “Denizaşırı Türkler” kuvvetini oluşturamadık. Bu da bireysel girişimlerle sınırlı kaldı.

Yakından ilgilenmemiz ve sıkı bağlar oluşturmamız gereken ülkelerin en önemlilerinden birisi Çin Halk Cumhuriyeti. Bu ülkenin son dönemlerdeki dışa açılma ve ekonomik kalkınma süreci baş döndürücü bir hızla devam ediyor. Dünya şirketleri Çin pazarından pay almaya çalışıyorlar. Peki biz ne yapıyoruz? 1980′li yılların başından beri Türk ve Çin yetkilileri, her bir araya geldiğinde iki ülke arasındaki tarihi bağlardan ve İpek Yolu’nun yeniden inşaasından bahsediliyor. Ancak icraata gelince, ortada birşey yok. İpek Yolu yavaş yavaş oluşmaya başlasa da, şu anda tek yönlü olarak çalışıyor. Çinliler sürekli olarak Türkiye’ye olan ihracatlarını ve yatırımlarını artırıyorlar. Çin’in insan gücü de ülkemize akıyor. Öyle ki, Çinliler, İstanbul sokaklarındaki işporta tezgâhlarının arkasına geçecek kadar ekonomik yaşamımıza girdiler. Bizim ise Çin’deki yatırımımız yok denecek kadar az. İhracatımız, ithalatımızın yüzde 10′unu bile bulmuyor.

Geçtiğimiz günlerde yapılan iki görüşme, bu konuda ne kadar yaya kaldığımızı açıkça gösterdi. Ankara’da Dışişleri Bakanı İsmail Cem, Çinli meslektaşı Tang Jiaxuan ile görüştü. İki taraf arasında bir “eylem planı” hazırlandı ve gelecek için bazı işbirliği alanları belirlendi. Yine İpek Yolu’ndan bahsedildi. Bunların dışında somut bir adım atılmadı. Ankara’daki görüşmelerden dört-beş gün sonra ise, Çin Devlet Başkan Yardımcısı Hu Jintao, Kıbrıs Rum Kesimi’ni ziyaret etti. İki taraf arasında bilim, teknoloji ve ticaret başta olmak üzere birçok konuda karşılıklı işbirliği anlaşmaları imzalandı. Kıbrıs Rum kesiminin telekomünikasyon iradesiyle Çin’in yüksek teknoloji üreten bir devlet kuruluşu arasında teknik işbirliği yapılması kararlaştırıldı. Ayrıca, karşılıklı yatırımların kolaylaştırılması için vergi düzenlemeleri de yapılacak.

Çin ile Kıbrıs Rum kesimi arasındaki görüşmelerin asıl ilginç tarafı ise, ekonomik değil, siyasi alandaydı. Hu Jintao, yaptığı konuşmada, Çin’in Kıbrıs sorununun çözülmesi için BM’ye gerekli desteği vereceğini söyledi ve ekledi: “İki ülke bölgesel ve uluslararası konular hakkında benzer görüşlere sahiptir.” Hu, imza töreninden sonra gazetecilere verdiği demeçte de, şöyle bir belirlemede bulundu: “Çin ve Kıbrıs değişik ülkeler olsalar da, her ikisi de egemenliklerini korumak, ekonomilerini kalkındırmak ve insanlarının yaşam standartlarını geliştirmek mecburiyetindedirler.” Çin Devlet Başkan Yardımcısı, bugün Kıbrıs Rum kesiminin egemenliğini koruma mecburiyetinden ve iki ülkenin bölgesel konularda benzer görüşlere sahip olduğundan bahsediyor. Şunu da hatırlatalım ki, Kıbrıs Rum yönetiminin lideri Glafkos Klerides de, geçtiğimiz ekim ayında Pekin’i ziyaret etmiş ve Kıbrıs Rum kesiminin Tayvan’ı Çin’in bir parçası sayan “Tek Çin” politikasına destek verdiğini beyan etmişti. Kısacası, yirmi senedir İpek Yolu hayali kurarken, birdenbire karşımıza “Kıbrıs’taki işgalci Türk askeri” masalı çıkıverirse, şaşırmayalım.

AB’ye sırt çevirmek tabii ki söz konusu değildir. Ancak, AB’ye gireceğiz diyerek diğer potansiyel partnerleri de gözden kaçırmamalıyız. 21. yüzyıla girerken “global köy”ün dört bir köşesi ile ilişkilerimizi geliştirmek için çaba sarfetmeli ve yurtdışındaki Türk vatandaşlarını bulundukları yerde ekonomik ve siyasi güç olacak şekilde örgütlemeliyiz. Aksi takdirde kendimizi kandırmaya devam ederiz.

Print Friendly, PDF & Email
Siyaset, Türkiye ve Asya kategorisine gönderildi | ile etiketlendi | Tek Yönlü İpek Yolu için yorumlar kapalı

Çekik Gözlü Noel Baba

(Bu yazı ilk olarak 6 Ocak 2001 tarihinde Dünya gazetesinde yayınlanmıştır.)

Türkiye bayram ile yılbaşını birleştirip, on günlük uzun tatilin keyfini çıkartırken, Hıristiyan alemi de Noel’i kutluyordu. Nüfusunun çoğunluğu Hıristiyan olan Avustralya’da da Noel coşkuyla kutlandı. Ancak, ufak bir farkla. Güney Yarımküre’de şu an yaz mevsiminin ortasında olunması nedeniyle kutlamalar ABD ve Avrupa’da gördüklerimizden biraz farklıydı. Her ne kadar Noel deyince, ilk aklımıza gelen şeyler kar yağışı, çam ağaçları, ren geyiklerinin çektiği bir kızakla uçarak bacalardan aşağı hediyeler yollayan Noel Baba gibi figürler ise de, bunlar Avustralya’nın coğrafi gerçeklerine hiç uymuyor. Bütün bunların yerine Avustralya’da kırmızı renkli ve uzun paçalı mayosu ile sahilde güneşlenen ve kızak yerine jet-ski kullanan bir Noel Baba görüyorsunuz.

Noel kültürü son yıllarda Doğu Asya ülkelerinde de büyük ilgi görmeye başladı. Küreselleşmenin ikonları olarak nasıl McDonald’s hamburgerlerini, Nike ayakkabılarını, interneti görüyorsak, Noel kutlaması da artık bu sınıfa girmeye başladı. Küreselleşmenin, “Batı’nın değerlerini kayıtsız şartsız kabul etmek” olmaması gerektiğini savunan bazı fikir adamlarının ve politikacıların itirazlarına rağmen Noel Baba’lar, Uzakdoğu şehirlerinin sokaklarında da dolaşmaya başladılar. “Çekik gözlü Noel Baba olur mu?” demeyin, mayolusu oluyorsa, çekik gözlüsü de olur. Önemli olan, insanların bu vesileyle bir araya gelmeleri ve mutlu olmaları. İnsani yüzü tartışılan küreselleşme olgusunun en sevimli taraflarından birisi de bu olsa gerek. Peki acaba Doğu Asya’nın Noel Baba’sı acaba bu sefer ne hediyeler getirdi?

1960′ların ortasından sonra otuz sene boyunca Doğu Asya ülkeleri muazzam bir şekilde kalkınmışlardı. Bu süre boyunca ekonomilerin büyüme oranları yüzde 6-8′den aşağı inmedi. Bazı ekonomiler her on yılda büyüklüklerini ikiye katlayarak, insanları sefaletten kurtarıp, refaha kavuşturdular. Bu ülkelerin on yıl içinde yapabildiği patlamanın eş oranlısı 19. yüzyılda ABD’nin 47 yılını, Sanayi Devrimi’nden sonra ise İngiltere’nin 58 yılını almıştı. 21. yüzyılın “Pasifik Yüzyılı” olacağı söyleniyor, bölgeden yeni bir ekonomik güç olarak söz ediliyordu. Ta ki, 1997′de patlak veren krize kadar. Asya krizinden bu köşede sık sık bahsediyoruz, o yüzden krizin sonuçlarına tekrar değinmeyeceğiz. Ancak şunu belirtmeliyiz ki, Doğu Asya ekonomileri çok kısa bir süre içinde büyük darbe yediler ve bu darbenin sonuçları sadece ekonomik değil, siyasi ve sosyal alanlarda da yaşandı.

2001 yılı için bölgeden değişik beklentiler mevcut. İş çevreleri ve akademisyenler değişik tahminler yürütüyorlar, ancak herkesin üzerinde birleştiği iki nokta var. Birincisi, tüm Doğu Asya ülkelerinin ekonomik büyüme oranlarında kriz sonrası erişilen yüksek rakamların normale inmeye başlayacağı; ikincisi ise, Kuzeydoğu ve Güneydoğu Asya ülkeleri arasındaki uçurumun daha da büyüyeceği. Asya krizinden nispeten daha az etkilenmiş olan Kuzeydoğu Asya ülkeleri güçlerini koruyorlar ve Batı’dan yatırım çekmeye devam ediyorlar. Özellikle elektronik ve iletişim teknolojileri konusundaki üstünlüklerini çok iyi kullanıyorlar. Çin’in 2001 yılı içinde Dünya Ticaret Örgütü’ne (WTO) dahil edilecek olması yabancı yatırımcıların iştahını kabartıyor.

Japon ekonomisinin de yaklaşık on yıldır içinde bulunduğu durgunluktan kurtulma ve sürdürülebilir büyüme oranlarına ulaşma yolunda önemli gelişmeler kaydetmesi bekleniyor. Her ne kadar şu sıralarda Japon Yeni’nin son 16 ayın, Nikkei Endeksi’nin ise son 22 ayın en düşük seviyelerine inmiş olması pek olumlu gelişmeler değilse de, 2001 yılı için tasarlanan iyimser senaryoların gerçekleşme ihtimali yüksek.

Güneydoğu Asya’da ise işler pek iyi gitmiyor. Güneydoğu Asya Ülkeleri Örgütü (ASEAN) üyeleri ülkeler sürekli bir araya gelmelerine rağmen kendi aralarındaki ticaretin liberalleştirilmesi konusunda dahi adım atamıyorlar. Bu köşede sık sık ASEAN toplantılarından ve bu toplantıların verimsizliğinden bahsediyoruz. Birbirlerine muhtaç olduklarının farkındalar, ancak kimse en ufak bir taviz vermeye bile yanaşmıyor. Buna bir de mali sistemdeki reformların yetersizliği ve siyasi problemler de eklenince, ASEAN ülkelerinden 2001′de de çok büyük beklentiler olmaması gerektiği ortaya çıkıyor.

Biliyorsunuz, Noel Baba sadece yıl içinde uslu olan ve ödevlerini yapan çocuklara hediye getirir. 2001′e girerken de, çekik gözlü Noel Baba’nın kimleri sevindireceği belli. Çin’e, Japonya’ya, Kore’ye, Tayvan’a yabancı yatırımlarla dolu hediye paketleri geliyor; ASEAN ülkelerine ise bu sene de birşey yok.

Print Friendly, PDF & Email
Ekonomi kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Çekik Gözlü Noel Baba için yorumlar kapalı